Anasayfa > Günün Haberleri > Sitene ekle > Arşiv > İletişim > Künye > Reklâm
__________________________________________________________________________________________
Güncel -
Spor - Siyaset - Ekonomi - Medya - Polemik - Dünya - Teknoloji - Sağlık –Kültür Sanat- Eğitim – Röportaj – Reklâmlar

   Üyemiz Değilseniz! Tıklayın   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (14) HER BÎJI KURDİSTAN   Dr.İsmail Beşikci:Dağ Kavmi-II-10..06.2018   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (13) HER BÎJI KURDİSTAN   İBRAHİM GÜÇLÜ- 09.06.2018   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   HDP ÜZERİNE!   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   Mim Yavuz Binbay:SLOGAN, HAMASET VE KARŞITLIK SİYASETMİDİR?-05..06.2018   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (11) HER BÎJI KURDİSTAN
Onur Yazarımız

Konuk Yazarlar

Ana Menü
 
Ana SayfaAna Sayfa
    Ana Sayfa

    Konu Başlıkları
    Haber Gönder
    Haberler
Diğer Başlıklar
    Evo UserBlock
    Yazarlar
    Site Haritası
    Haber Arşivi
    Yönetici Notu
    Reviews
    Tavsiye Et
    NukeSentinel
    İletişim Formu
    Sorularınız
Üyeler
    Üye Bilgileri
    Üye Hesabınız
    Üye Listesi
    Üye Grupları
    Özel Mesaj
Birlikte
    Forumlar
    Destekleyenler
    Anket
    Arama
Sayfa İstatistikleri
    Top 10
    İstatistikler
Linkler
    Yararlı Programlar
    Web Siteleri

Arama
 



Bağış - Reklam
Sitemizin yaşaması ve daha iyi bir içerikle yayın hayatına devam etmesi için reklam ve bağışlarınıza ihtiyacımız var. Lütfen Buraya Tıklayarak bizimle ilişkiye geçin... Şimdiden teşekkür ederiz....

Top 10 Links
 

Günün Haberi
 
Bu gün için henüz önemli bir haber yok.

 
Siyaset


01)Sezai Temelli: Fıkra gibi; bir Türk bir Rus, bir İranlı oturmuş Suriye’yi konuşuyor-09.04.2018
Genel Merkezimizde gerçekleşen Parti Meclisi toplantısı öncesi konuşan Eş Genel Başkanımız Sezai Temelli, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu:

Afrin işgaline bağlı olarak Afrin’de yerinden yurdundan edilmiş 200 bin insan bugün çok zor koşullarda yaşamak zorunda. Hem gıda hem su hem barınma sorunuyla karşı karşıyadırlar. Afrin’de yerinden yurdundan edilenlerin Afrin’e dönme koşulları yaratılmalıdır. Afrin’de bulunan IŞİD artığı ÖSO’cuları oaraya götürenler onları da alıp oradan ayrılmalıdır. Buradan başta BM olmak üzere bütün uluslararası kuruluşlara ve tabi Türkiye Cumhuriyeti Devletine çağrı yapıyoruz. Daha büyük hatalara sürüklenmemek için herkes inisiyatif almalıdır.

Huzur Afrinlilerin dönmesiyle gelir

Bugün Afrin’de talan yağma var. Hatta yağmacılar, birbirlerini vuracak noktaya geldiler. Böyle bir ortamda ülkenin cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı “Suriye’de huzur olmadan Türkiye’de huzur olmaz” diyor. Siz, Suriye savaşı boyunca yegane huzurlu bölge olan Afrin’de huzuru kaçırdınız. Afrinlilerin dönmesiyle oraya huzur gelir.

Afrin’e vali atayan zihniyet, kentlerimize kayyum atayan zihniyet ile aynı

Huzuru yok etmek Türkiye’de 7 Haziran’dan sonra başladı. Bu süreçte Türkiye’de birçok kentte yerinden yurdundan edilme sahneleri yaşandı. Kentler yıkıldı, bu kentlere kayyum atandı. Aynı zihniyet Afrin’de devam ediyor. Afrin’e vali atayan zihniyet, kentlerimize kayyum atayan zihniyet ile aynı.

Meclis Başkanı Meclis iradesine ipotek koymuştur

Bu zihniyet o kadar yaygın ki, Meclis’te Meclis Başkanvekili yerine bile kendini kayyum olarak atayan bir Meclis Başkanı var. Meclis çatısı altında da bunu izledik. Demokratik teamülleri yerine getiren Meclis Başkanvekiline tahammül edemeyen Meclis Başkanı Meclis iradesine ipotek koymuştur.

Fıkra gibi; bir Türk bir Rus, bir İranlı oturmuş Suriye’yi konuşuyor

Suriye hakkında konuşması gerekenler Suriye halklarıdır. Suriye’de yaşananlara ilişkin konuşanlara bakın fıkra gibi; bir Türk bir Rus, bir İranlı oturmuş Suriye’yi konuşuyor. Oysa konuşması gereken Suriyelilerdir. Demokratik çözüm ancak böyle inşa edilir.

Bu üçlü Suriye’de çözümü değil, ganimeti konuşuyor

Suriyeli olmayan bu üçlü, aslında Suriye’de çözümü değil, ganimeti konuşuyor. Suriye’yi işgal ederek, oradaki pozisyonlarını koruyarak enerji ya da inşaat ihalelerini konuşuyorlar.

Bu ülkelerin; Türkiye, Rusya ve İran’ın ortak özellikleri de otoriter rejimler olmalarıdır. Her otoriter rejim diğer ülkelere ancak huzursuzluk ancak huzursuzluk ve savaş ihraç edebilir.

Afrin operasyonu seçim hesaplarıyla başladı

Afrin meselesi gündeme geldiğinde bu iktidarın danışmanları, bakanları, hatta AKP Genel Başkanı “Metal yorgunluğunu attık” dedi. Yani Afrin operasyonu seçim hesaplarıyla başladı. Danışmanı dedi ki “Afrinle birlikte ekonomiye katkı sağlanacak, inşaat sektörünün önü açılacak”. Suriye’de demokratik çözüm bu ülkelerin kaygısı değil. Bu ülkelerin kaygısı, emperyal mekanizmayı çalıştırmak.

Sanırsınız ki bu iktidar mensupları Moskova Marksizm Enstitüsü mezunu

Sanırsınız ki, bu iktidar mensupları Moskova Marksizm Enstitüsü mezunu. Sürekli emperyalizm tahliliyle konuşuyorlar. Eğer emperyalizm tahliliyle konuşacaksanız önce ulusların kendi kaderini tayin hakkını öğrenmelisiniz. Suriye Suriyelilerindir, Afrin de Afrinlilerindir. Bütün ülkeler oradan çıkmalıdır.

Sınır meselesiyle ilgili kimsenin alıp veremediği yok

“Suriye’nin toprak bütünlüğü kırmızı çizgidir” diyorlar, ya da “Irak’ın toprak bütünlüğü kırmızı çizgidir” diyorlar. Evet, toprak bütünlüğü ile ilgili kimsenin kaygısı yok. Mesele o toprak bütünlüğü içinde nasıl bir Suriye’nin hayat bulacağıdır. Aynı şey Türkiye için de geçerli. Mesele Türkiye içinde nasıl bir demokrasi inşa edileceğidir. Yoksa sınır meselesiyle ilgili kimsenin alıp veremediği yok. Ama bir algı yönetimi var. Bu zihniyetle ayakta duran bir iktidar var. Savaş politikalarıyla yolunu açmaya çalışan, bunu saplantılı hale getirmiş bir iktidar var.

Bu iktidar, bir yanıyla yolsuzluk ekonomisi, bir yanıyla savaş politikası üzerinden önümüzdeki seçimi planlamaktadır. Seçim başarısını ancak bu sayede kazanacağı fikrine sahiptir. Oysa çok iyi biliyoruz ki bu savaş politikaları sürdürülemez. Bu savaş politikaları yıkımdır. Sadece Kürt halkı düşmanlaştırmamaktadır, bu her yere sirayet etmiş, bütün bölgeyi kaplamıştır.

Artık iktisadi kriz değil iktisadi bir çöküşten bahsediyoruz

Ekonomi de büyük bir çöküntü içindedir. Artık iktisadi kriz değil iktisadi bir çöküşten bahsediyoruz. Kriz söz konusu olduğunda krize karşı tedbirler alınabilir. Ama bugün sadece iktisadi kriz yok, ülkede topyekün meşruiyet krizi vardır. Bu krize karşı ayakta kalmak için ülkenin bütün kaynakları çarçur edilmektedir.

“7.4 büyüdük” diyenler bu büyümenin yarattığı tahribattan bahsetmiyor. Her büyüme sağlıklı değildir. Türkiye’de büyüme inişli çıkışlıdır. Büyürken de küçülürken de yaratılan tahribat çok derindir.

Doların düşmesi için suç işleyen bir iktidar var

Dolar 4 Lirayı geçti, doları bastırmak için tedbirler alınıyor ama başarısız olunuyor. Hatta suç işleniyor. Sermaye Piyasası Kanunu ihlal eden bir bakan var, doların düşmesi için suç işliyor. Bu suçu işleyebilecek kadar acze düşmüş bir iktidar var.

Zaman zaman Tansu Çiller’e, 90’lı yıllara gönderme yapıyorlar. 90’lara geri dönünce onun iktisadi aklına da geri dönülüyor. Eğer Çiller’e gönderme yapıyorsanız ben de 5 Nisan’ı hatırlatırım. Kur-faiz makasından bihaber olan iktisat profesörü olan Çiller ülkedeki dengeleri öyle bozmuştur ki, etkileri 2001’e kadar yaşanmıştır. Cumhuriyet tarihinin en yüksek hazine bonosu faizini veren insan olarak tarihe geçmiştir. Şimdi Türkiye’nin kapısında Türkiye’yi bekleyen en büyük sıkıntılardan biri fonlama krizidir. Bu krizin yaratacağı tahribat 90’larda 5 Nisan’da yaşanan tahribattan çok daha büyük olacaktır.

Akkuyu, Afrin’deki hava sahasının açılmasının diyetidir

Savaş politikalarının bizi sürüklediği yer budur. Savaş ve ekonomi arasındaki diyalektiğe dikkat etmek gerekir. Bunu Akkuyu’da gördük. Bunca kriz içinde 20 milyar dolarlık ihale ile Akkuyu inşaatı başladı. 20 milyarın nasıl bulunacağı hala bilinmiyor. Rus firmadan yapılan açıklamalarda da bunu görüyoruz. Ama bu ihale, Afrin’deki hava sahasının açılmasının diyetidir. Hava sahasının açılmasının diyeti 20 milyar dolardır.

Güneş enerjisi ile 3 sente üreteceğimiz enerji için 13 sent ödenecek bir yola Türkiye girdi. Bu enerjinin Türkiye’ye hiçbir yararı olmayacak. Tam tersi bu anlaşma Türkiye’nin geleceğini ipotek altına almaktadır. Sadece iktisadi anlamda değil, yaşam hakları anlamında da ipotek altına almaktadır.

Hiroşima’yı, Nagazaki’yi, Çernobil’i unuttunuz mu?

Ne yazık ki DNA’nın korunması üzerine hayatını harcamış bilim insanları bu nükleer kirliliğin reklam yüzü olmuştur. Ne yapacak insanlar gelecekte uranyum mu yiyecek? Hiroşima’yı Nagazaki’yi, Çernobil’i unuttunuz mu? Tüm dünya nükleerden kaçarken, Türkiye nükleer santral devrimmiş gibi anlatılıyor.

Nükleer santral sadece enerji değil savaş projesidir. İran’ın, Kuzey Kore’nin nükleer santral geliştirmesi savaş politikalarının yansımasıdır.

Eskişehir zanlısı Cumhurbaşkanından aldığı feyz ile 4 kişiyi katletti

Savaş politikaları ülkenin her yerini sardı. Bu zihniyet artık her yerde, sokaklarda, iş yerlerinde, üniversitelerde. Bir bilim insanı niye silah taşır, niye arkadaşlarını öldürür? Evet, suç kişiseldir ama bu suçun arkasındaki toplumsal ve siyasal ilişkilere de bakmak zorundayız. Bunu Eskişehir’de izledik.

Zanlı “Ben Cumhurbaşkanı'nı dinledim, ondan feyz aldım” dedi. O feyz ile insanları FETÖcü olmakla suçlayıp ihbar eden bu insan 4 kişiyi katletti. Silahlanmadaki bu artış aslında bu sahneleri önümüzdeki dönemlerde yaşama riskini de katlamaktadır. Her yeri militarize ederseniz, silahlanmaya destek verirseniz bu sonuçlarla karşılaşma olasılığımız yükselecektir.

Bir damat enerji bir damat savaş sanayi üzerinden aile saadeti yaşıyor

Savaşın ve bu iktisadi anlayışın maliyetine kimler katlanıyor? Borç bulunuyor, borç alınıyor. Şirketler zorda, çünkü dolardaki artış borçların ödemelerinde büyük zorluğa neden oluyor. Bakın, bu sabah büyük bir şirket, borçlarını yeniden yapılandırmak için bankalara başvurdu. Önümüzdeki günlerde bu tür olayları çok göreceğiz.

Ama diğer taraftan ülkenin başbakanı İHA ve SİHA pazarlaması yapıyor. Tıpkı Akkuyu Nükleer Santral projesinde olduğu gibi savaş yatırımlarında da önlenemez yükseliş var. “İHA ve SİHA’lar olmasaydı Afrin’de başarılı olamazdık” derken aslında damada olanakların nasıl açıldığını da gözler önüne seriyor. Bir damat enerji bir damat savaş sanayi üzerinden aile saadeti, saadet zinciri yaşıyor. Çiftlikbank gibi bir saadet zinciri. Oğlanlar ortada yok, Bilal ve diğeri görünmüyor ama damatlar ön planda.

Bu saadet zincirinin maliyetine kim katlanıyor, çiftçi esnaf emekçi katlanıyor. Her gün artan fiyatlar bunu bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Ama TÜİK Başkanı, “bu artış gıdadan kaynaklanıyor” diyor ve enflasyon sepetindeki gıdaları azaltıyorlar. Halkı aldatmaya devam ediyorlar.

Halk bunların farkında. Farkında olduklarını Newroz alanlarında gösterdiler. Kürt halkı ve Kürt halkıyla dayanışma içindeki emekçiler, işçiler, çiftçiler, esnaf Newroz alanlarında bu direnişi ortaya koydu. Şimdi aynı şeyi 1 Mayıs’ta faşizme karşı göstereceğiz. Yoksa seçim tartışmaları içine hapsolarak bu mücadeleyi sürdüremeyiz. Mücadelemizi yükselteceğiz.

“Nasıl bir seçim” meselesini konuşmalıyız

Seçim gündemini yok sayamayız. Tabi ki bizim de gündemimizde seçim var. Ancak “nasıl bir seçim” meselesini konuşabiliriz. Nasıl bir seçim dediğimizde OHAL koşularına karşı mücadele etmeyi OHAL’in kalkması yönünde muhalefeti yükseltmeliyiz. OHAL koşullarında seçime gitmek cumhur ittifakının arzuladığı bir senaryodur.

Bakın, gene OHAL’i uzatacaklarını söylüyorlar. Çünkü OHAL olmadan seçime gidebilecekleri bir tablo yok. Hangi kirli pazarlığı yaparlarsa yapsınlar meşruiyet krizini aşamazlar.

Onurlu ittifakları toplumla birlikte mahallelerimizde, sokaklarımıza, iş yerlerimizde var etmeliyiz

Bugün Türkiye’nin krizlerini aşmak için sadece seçimleri değil seçimlere kadar olan süreç hatta seçimden sonrasını da konuşmamız gerek. Ancak demokrasi mücadelesini yükselterek bu sorunları aşabiliriz. Biz buradan tüm parti seçmenlerine, AKP seçmenlerine de sesleniyoruz. Kendi geleceğinize sahip çıkın. Siyasi iradenizin ipotek altına alınmasına izin vermeyin. Eğer biz demokratik bir çözüm, onurlu bir barış istiyorsak o halde onurlu ittifakları da toplumla birlikte mahallelerimizde, sokaklarımıza, iş yerlerimizde var etmeliyiz. Seçim sonuçlarına dair konuşmak yerine bu sürece dair konuşmak, OHAL’e ve faşizme karşı örgütlenmek gereklidir.

Bugünkü PM toplantımızda da bu süreci başarılı bir şekilde nasıl yürüteceğimize dair tartışacağız.

02)Almanya'dan Münster açıklaması:Terör bağlantısı bulunmadı -09.04.2018

Almanya İçişleri Bakanı, 'Münster olayında terör bağlantısı olmadığına ve failin yalnız hareket ettiğine dair güçlü bulgular olduğunu' söyledi.

Almanya'da Jens R. adlı şüphelinin aracıyla insanların arasına daldığı Münster kentine giden İçişleri Bakanı, "olayda terör bağlantısı olmadığına ve failin yalnız hareket ettiğine dair güçlü bulgular olduğunu" söyledi. Kurbanların anısına çiçekler bırakılan olay yerine giderek incelemelerde bulunan Almanya İçişleri Bakanı Horst Seehofer, "Olayda terör bağlantısı olmadığına ve failin yalnız hareket ettiğine dair güçlü bulgular var" dedi. Gazetecilere açıklamada bulunan Seehofer, failin kimliği ve amacı konusunda spekülatif haberler yapmadığı için medyaya da teşekkür etti.

İLGİLİ HABER: BİR ALMAN VATANDAŞININ KULLANDIĞI ARAÇ KALABALIĞA DALDI: 3 ÖLÜ, 20 YARALI

Olayla ilgili açıklama yapan Münster Emniyet Müdürü Hajo Kuhlisch de "Siyasi saik bulunduğuna ilişkin emare yok" dedi. Kuhlisch, "suçun kaynak ve sebebinin, failin kendisinde yattığını" söyledi.

Almanya'nın Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinin Münster kentinde aracını kalabalığın içine sürerek iki kişiyi öldüren, ardından da intihar eden kişinin kimliğine dair bazı detaylar belli olmaya başladı. Olayın arkasındaki nedeni araştıran Alman polisinin bu doğrultudaki soruşturması ise sürüyor. Yetkililer, Alman vatandaşı olduğunu açıkladıkları araç şoförünün "her yerde iddia edildiği gibi mülteci veya benzeri biri olmadığını" söylemişti. Eyalet savcısı Martin Botzenhardt şüphelinin "48 yaşındaki bir Münsterli" olduğunu ve olayın "tüm açılardan" soruşturulduğunu belirtti.

İLGİLİ HABER: ALMAN POLİSİ MÜNSTER OLAYINI ARAŞTIRIYOR

'AŞIRI SAĞ ŞÜPHESİ'

Alman medyasında çıkan haberlerde ise şoförün adının Jens R. olduğu ve bu kişinin geçmişte psikolojik sorunlar yaşadığı belirtildi. ZDF televizyonu, aşırı sağcı hareketlerle bağlantısı olabileceğini iddia ettiği şüphelinin son dönemde de bir intihar girişiminde bulunduğunu öne sürdü.

TRUMP'TAN KINAMA

Münster'deki olayın ardından yayımlanan Beyaz Saray açıklamasında, ABD Başkanı Donald Trump'ın "alçakça yapılan saldırıyı" kınadığı duyuruldu. Trump, "düşüncelerinin ve dualarının" olayda ölenlerin aileleriyle olduğunu belirtti. Beyaz Saray açıklamasında, "Alman yetkililer alçakça yapılan bu saldırının nedeni konusunda henüz bir açıklama yapmadı. Ancak biz ne olursa olsun bu saldırıyı kınıyoruz ve ABD'nin Almanya'nın ihtiyaç duyulabileceği her türlü desteği vereceğine söz veriyoruz" denildi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier'a taziye mesajı göndererek yaralılara acil şifa dilediğini belirtti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da Twitter'dan taziyelerini sundu. Macron, "Fransa, Almanya'nın acısını paylaşıyor" ifadesini kullandı.

ÇİFTE STANDART ELEŞTİRİSİ

Almanya Müslümanlar Merkez Konseyi Başkanı Aiman Mazyek ise herhangi bir olayın faili Müslüman olduğunda çifte standart uygulandığını belirtti. Mazyek, "Failler Alman ise psikolojik açıdan sorunlu, Müslüman ise İslamcı terörist, öyle mi? 11 Eylül’den beri dile getirilmeyen bu çifte standartlı argüman varken, İslamofobi’nin neden devamlı artış gösterdiğini merak buyurmamıza gerek yok. Bu argüman, radikallerin ve teröristlerin de ekmeğine yağ sürüyor" diye tweet attı.

Münster'de Cumartesi günü öğleden sonra gerçekleşen olayda şüpheli, kullandığı minibüsü bir restoranın önündeki masalarda oturan kalabalığın üzerine sürmüştü. Olayda aracın içinde kendini vuran şoför hariç 51 yaşındaki bir kadın ve 65 yaşındaki bir erkek hayatını kaybetti, altısı ağır 20 kişi de yaralandı. (DW)

03) IŞİD sanıklarına verilen bir güvence mi var? -09.04.2018
Grup Başkanvekilimiz Meral Danış Beştaş, 10 Ekim Katliamı sanıklarının, IŞİD'in eğitim kamplarında kaydedilmiş görüntüleri ortaya çıkmasına rağmen tahliye edilmiş olmalarını Meclis gündemine taşıdı

. 10 Ekim Katliamı başta olmak üzere IŞİD’in gerçekleştirdiği saldırılara ilişkin yargı süreçlerinde hiçbir gelişme yaşanmamasının sebebinin IŞİD sanıklarına verilen güvenceden kaynaklı olup olmadığını da soran Beştaş'ın, Başbakan Binali Yıldırım'ın yanıtlaması istemiyle soru önergesini hazırladı:

10 Ekim Katliamının ardından geçen zaman zarfında yargılama aşamasına dair hala hiçbir gelişme kaydedilmezken gündeme gelen çeşitli haberler katliamla ilgisi olanların yargılamaya dâhil edilmediklerini ortaya koymaktadır. Nitekim davada 19'u tutuklu, 17'si firari toplam 36 sanık yargılanıyor. Haklarında özel istihbarat bilgisi olmasına rağmen emniyet birimlerine haber verilmeyen sanıkların Ankara’nın pek çok kritik noktasında rahatlıkla dolaştıkları tüm kamuoyunun malumudur. Yine 10 Ekim Ankara Katliamı ve birçok IŞİD davasının firari sanığı, örgütün Antep’teki sorumlularından Nusret Yılmaz’ın geçtiğimiz yıl Gürcistan sınır kapısında yakalanıp Türkiye’ye iade edildiği ortaya çıkmıştı. Kamuoyuna yansıyan yeni bir bilgi ise katliamı düzenlediği iddia edilen şahısların katliam günü firari oldukları donesine rağmen yöneticisi oldukları Genç Ensar Derneğinin fesih kongresine katılmış olduklarına ilişkindir. IŞİD’in eğitim kamplarında fotoğrafları ortaya çıkmasına rağmen delil yetersizliğinden serbest bırakılan IŞİD üyesi Ahmet Güneş ve İlyas Kaya daha sonra haklarında açılan davaya rağmen yakalanmamışlardır ve haklarında herhangi bir işlem tesis edilmemiştir. Gaziantep 4. ve 5. Ağır Ceza Mahkemelerinden 10 Ekim Katliamı dava dosyasına gelen belgelerde firari sanık Ahmet Güneş, tutuklu kardeşi Talha Güneş’in de arasında bulunduğu 11 kişi, IŞİD kamplarında ve yayınlanan infaz videolarında 14 Nisan 2014 tarihinde tespit edilmişlerdir. Ancak mahkeme “Delillerin elde edilmiş olması, delil karartma şüphelerinin bulunmaması” gerekçesiyle adli kontrol uygulamasıyla tutuksuz yargılanmak üzere sanıkların tahliyelerine karar vermiş; ardından 5. Ağır Ceza Mahkemesinin suç duyurusu üzerine Ahmet Güneş hakkında 6 Mart 2015 günü kasten öldürme suçundan müebbet hapis cezası istemiyle hakkında açılan davada ise sanık serbest kaldıktan sonra bir daha bulunamadığı için yargılamalara da katılmamıştır. Ne var ki bulunamayan Ahmet Güneş’in, IŞİD’in faaliyetlerinde sıkça adı geçen Genç Ensar Derneğinde resmi faaliyetlerini sürdürdüğü ortaya çıkmıştır. Yine Genç Ensar Derneği’nin 10 Ekim 2015, yani katliam günü düzenlediği olağanüstü genel kurulunda kendisini “Derneğin tüzüğünde yazılı amacına ulaşmak maksadıyla faaliyette bulunulamadığı için derneğin amacına ulaşamayacağından dolayı derneğin feshine” şeklindeki bir gerekçe ile feshetmesi izaha muhtaçtır. Katliam günü Saat 14.00’te yapıldığı belirtilen genel kurulun üye listesinde firari sanık Ahmet Güneş, IŞİD’in eğitim kamplarında görüntüsü tespit edilen İlyas Kaya, 10 Ekim davası tutuklu sanıklarından Abdülmuttalip Demir’in imzaları da bulunmaktadır.

Bu bağlamda;

1 -Kamuoyuna yansıyan bu bilgi hükümetinizin bilgisine ne zaman sunulmuştur?
2 - 10 Ekim Katliamı’nın sanıkları olarak ifade edilen kimselerin haklarında açılan başka davalarda aleyhlerinde somut delil olmasına rağmen tahliyeleri nasıl sağlanmıştır?
3- 10 Ekim Katliamı’nda adı geçen firari sanıkların kim/kimler tarafından korundukları ortaya çıkmış mıdır? Hükümetiniz bu konuda bir araştırma yapmış mıdır? Elde edilen bulgular nelerdir?
4- Genç Ensar Derneği’nin faaliyet alanları tespit edilmiş midir?
5 - IŞİD üyesi oldukları tespit edilen ve haklarında yargılama süreci olan kişilerin yasal bir dernek çatısı altında faaliyet yürütmelerine nasıl cevaz verilmiştir?
6 - Hakkında arama kararı olan kişilerin dernek faaliyeti yürütmeleri ve toplantı yapmaları nasıl mümkün olmuştur?
7 - Derneklerin genel kurulları üyelerin daveti usulü ile mümkün olup dernek davetiyesi sanık konumundaki dernek üyelerine tebliğ edilebildiği halde neden kolluk ve mahkemeler sanıklara ulaşamamıştır? Emniyet neden gerekli inceleme ve soruşturmayı başlatmamıştır?
8 - Genç Ensar Derneği’nin tam olarak 10 Ekim Katliamı’nın gerçekleştiği gün olağanüstü genel kurul yaparak kendini feshetmesi ne anlama gelmektedir? Katliamla ilgisi bulunan kişilerin aynı zamanda dernek üyesi olması yalnızca bir tesadüf müdür? Derneğin 10 Ekim Katliamı ile ilgisi araştırılmış mıdır?
9 - IŞİD sanıklarına özgü güvenlik zafiyetleri ile mahkemelerin iyi hal tahliyelerinin gerekçesi nedir? Bu tür gelişmeler IŞİD sanıklarının korunduğu anlamına gelmiyor mu?
10 -Ekim Katliamı başta olmak üzere IŞİD’in gerçekleştirdiği saldırılara ilişkin yargı süreçlerinde hiçbir gelişme yaşanmamasının sebebi de IŞİD sanıklarına verilen güvenceden mi kaynaklanmaktadır? Bu güvenceyi kim ve hangi sebeple vermektedir?

04) LOZAN’DA İLK 1 MAYIS -09.04.2018
SADIK VARER

Doğrusu bu ya 70’lı yıllarda Lazlar 1 Mayıs’la fazlaca ilgili değillerdi. İlgilenenler de 1 Mayıs’ı derneklerde ya da Halk Evleri’nde kutluyorlardı

. Lazların 1 Mayıs’a ilgisizliğini dert edinen dönemin devrimcileri olarak sormuş soruşturmuş, 1977 öncesinde Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi ve Hopa’da yaşayan Lazların kitlesel 1 Mayıs gösterisi yaptıklarına dair herhangi bir ’kayda’ rastlamamıştık.

Yalçın Atabey ve Erkan Eskiçırak gibi çok erken yitirdiğimiz devrimciler dahil bir grup devrimci 1977’de 1 Mayıs’ı Ardeşen’de kitlesel bir eylemle kutlamaya karar verdik.

Ama bir ’sorun’ vardı; benimsediğimiz devrimci çizgi, silahla güven altına alınmayan kitle eylemlerini yanlış buluyordu…

Elbette 1 Mayıs gösterisi için özel olarak silahlanmak gerekmiyordu; polisin ve askerin de çok iyi bildiği gibi o zamanlar silahsız Lazları ’adamdan saymayan’ bir kültür egemendi, dolayısıyla Laz devrimcilerin tümü zaten silahlı idiler. Sorun, silahların nasıl kullanılacağıydı.

Sonuçta Tertip Komitesi şöyle bir karar verdi; 1 Mayıs’a katılan kitlenin sağında ve solunda silahlı devrimciler yürüyecek ve yürüyüş boyunca belirli periyodlarla havaya ateş edilecek, böylece kitle ’silahla güven altına alınmış’ olacak…

İkinci ’sorun’ yürüyüş boyunca hangi enstrümanın kullanılacağıydı!.. Kortejin önünde çalan tulum ya da kemençenin sesini arkadaki kitle duyamazdı. Bu yüzden davul – zurna bulmamız lazımdı. Ama işte Lazlarda davul – zurna yoktu. Nihayet, çay toplamak ve inşaatlarda çalışmak için Lazona’ya gelmiş tanıdık Kürt işçiler sorunumuzu çözdüler. Davul ve zurna çalmayı bilen iki Kürt işçi arkadaşı kortejin önüne koyup, Ardeşen’den Pazar’a doğru, Karadeniz sahil yolunu işgal ederek yürümeye başladık. Hedefimiz, üç kilometre ilerideki Fırtına deresinin denizle buluştuğu yerin yanındaki ’meydan’dı. Oraya kadar sloganlar atılarak yürünecek, konuşmalar yapılacak, horon oynanacak ve 1 Mayıs kutlaması sonlandırılacaktı.

Biliniyor; silah sesi duyan bir Laz, sesin geldiği yerden uzaklaşmaz; tam tersine, silah sesine doğru gider. 1 Mayıs gösterisinde sloganlara eşlik eden yoğun silah sesi, olup bitenlerden habersiz Lazların ilgisini çekmiş, izleyicilerimiz ve kitlemiz çoğalmaya başlamıştı.

Her şey yolundaydı!.. Derken, o zamana kadar ciddiye almadığımız ciddi bir polis gücü ile karşılaştık. Trabzon - Rize yönünden gelen polis araçları yüz metre kadar ileride durdular ve üç polis bize doğru yürümeye başladı. Yalçın ve Erkan’la birlikte birkaç adım öne çıkıp polisleri karşıladık.

Daha önce hiç görmediğimiz son derece soğukkanlı bir polis şefi bizimle konuşmaya başladı; "Gözlerime inanamıyorum, ne yapıyorsunuz siz?.."

Polis şefini, kararlılığımızı gölgelemeyecek bir gülümsemeyle yanıtladık; "1 Mayıs kutlaması yapıyoruz. Bir kilometre kadar ileride ana yoldan çıkıp sahile sapacağız. Oradaki meydanda horon oynayıp dağılacağız." Polis şefi soğukkanlılığını korumaya çalışarak şöyle dedi; "Ben onu sormuyorum; ana yolu işgal ettiniz ve silahlı yürüyüş yapıyorsunuz, yasadışı ve tehlikeli bir iştir bu."

Bizim yanıtımız ise çok ’açık’tı; "Lazlar düğünlerde de ateş ederler ama bu yüzden hiçbir Laz düğünü polis ya da asker tarafından engellenmemiştir. 1 Mayıs bizim için bir düğünden farksızdır. Yürüyüşümüzü sürdüreceğiz ve yürüyüş boyunca sloganlarımıza silah sesleri eşlik edecek…"

Polis şefi bir süre sustu, düşündü, sonra, "Bu Lazlar deli yahu!.." dedi ve ekibini alıp geri döndü, yolumuzu açtı.. Böylece Lazların ilk olduğunu düşündüğümüz kitlesel 1 Mayıs eylemi ’kazasız belasız’ gerçekleşmiş oldu.

Ne var ki, biz havaya ateş ederek Lazona’nın ilk kitlesel 1 Mayıs kutlamasını gerçekleştirirken, aynı saatlerde devlet iktidarının illegal güçleri, Taksim meydanında kutlama yapan yarım milyon silahsız insana ölüm yağdırıyormuş…

Ancak akşam haberlerinde öğrenebildiğimiz 1 Mayıs katliamına verdiğimiz tepki şu cümleyle bitmişti; "’Keşke 1 Mayıs kutlamasını Taksim’de yapsaydık..’’

Ve bir yıl sonra, Taksim’de son büyük 1 Mayıs kutlaması yapılırken, Laz devrimcilerinin çoğu Lazona’da değillerdi!..

05) ABD'den 'kimyasal' açıklaması: Esad rejimi ve destekçileri sorumludur -09.04.2018

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert, Doğu Guta’da Esad rejiminin kimyasal silah kullandığına dair iddialara ilişkin uluslararası toplumun cevap vermesi gerektiğini belirterek Rusya’nın Esad’a desteğini çekme çağrısında bulundu..

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Nauert, Suriye'de Esad rejiminin ablukası altındaki Doğu Guta'nın Duma ilçesine zehirli gaz içerikli kimyasal silah saldırısı yapılmasına ilişkin yazılı açıklama yaptı.

Nauert, "7 Nisan'da yeniden kimyasal silah kullanıldığı yönündeki haberleri yakından takip ediyoruz. Eğer bu dehşet verici haberler doğrulanırsa acil bir şekilde uluslararası toplumun cevabını gerektirir" ifadesini kullandı. ABD'nin Suriye'de kimyasal silah kullananları sorumlu tutmak için çalışmalarına devam ettiğini kaydeden Nauert,

Suriye'de Esad rejiminin daha önce de kendi halkına karşı kimyasal silah kullandığına dikkati çekti.

Nauert, açıklamasına şöyle devam etti:

"Esad rejimi ve destekçileri benzeri saldırılarının tekrarlanmaması adına bir an önce sorumlu tutulmalıdır. Rusya, rejime verdiği sonsuz destekle bu dehşet saldırılardan, sivillerin hedef alınmasından ve Suriye'nin en çaresiz halkına karşı kimyasal silah kullanılmasından pay sahibidir. Rusya, müttefiki Suriye'yi koruyarak Birleşmiş Milletler garantörü olarak verdiği teminatları yerine getirememiştir. Rusya, BM Güvenlik Konseyi ve Kimyasal Silahlar Anlaşması'na ihanet etmiştir."

Sözcü Nauert, ABD'nin, Rusya'ya Esad rejimine verdiği tam desteği bir an önce sona erdirmesi çağrısı yaptığını bildirdi.

Doğu Guta'daki Sivil Savunma (Beyaz Baretliler) ekiplerinin sosyal medya hesaplarında paylaştığı bilgiye göre, Esad rejiminin, Doğu Guta'da muhaliflerin kontrolündeki son nokta olan Duma ilçesinde sivil yerleşimlere düzenlediği kimyasal silah saldırısında 40 sivil öldü, yüzlerce sivil gazdan etkilendi.

06) Trump: Esad büyük bedel ödeyecek -09.04.2018

Doğu Guta'da kimyasal saldırı iddiasına ilişkin Twitter hesabından açıklama yapan ABD Başkanı Trump, 'hayvan' ifadesini kullandığı Suriye Devlet Başkanı Esad için "Büyük bedel ödeyecek" dedi.

Doğu Guta’daki kimyasal saldırı iddiası sonrası, ABD’den Suriye’ye saldırı sinyali geldi. ABD Başkanı Trump, “Esad kimyasal saldırı nedeniyle büyük bedel ödeyecek” dedi.

Twitter’dan açıklama yapan Trump, Esad için ‘hayvan’ ifadesini kullanırken, Rusya ve İran’ı da Suriye yönetimine verdikleri destekten dolayı “kimyasal saldırıda sorumluluk sahibi olmakla” suçladı.

Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Thomas Bossert, ABD’nin Suriye’deki kimyasal saldırıya karşılık vermek için herhangi bir ihtimali masadan kaldırmayacağını söyleyerek, rejime ‘saldırı’ mesajı verdi.

07) Heyetimizin Kürdistan Bölgesel Yönetimi ziyareti -09.04.2018

.

.

.

.

.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi ziyaret programı kapsamında Eş başkanımız Pervin Buldan başkanlığındaki heyetimiz

.

KDP Genel Başkanı Mesut Barzani ve beraberindeki heyet ile bir araya geldi. 1 buçuk saat süren görüşmede yaşanan son siyasal gelişmeler ve ulusal birlik çalışmalarına dair görüş alışverişinde bulunuldu

08) "Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder" -09.04.2018

Grup Başkanvekillerimiz Meral Danış Beştaş ve Filiz Kerestecioğlu, 5 Nisan Avukatlar Günü dolaysıyla avukatların maruz kaldıkları baskı ve sorunlara yönelik alınabilecek önlemlerin tespiti amacıyla Meclis'e bir araştırma önergesi sundu:

GEREKÇE ÖZETİ

Savunma hakkının özdeşleştiği avukatlık mesleğinin savunma hakkının kullanıldığı insanlık tarihi kadar eski olduğu bilinir. Nitekim savunma hakkının bir temsilci aracılığı ile kullanılması avukatlık mesleğini yaratmıştır. Diğer yandan avukatlığın, hukukun gelişimine paralel olarak devamlı gelişen ve amacına uygun düzenlemelere ihtiyaç duyan bir meslek olduğu kuşku götürmemektedir.

Ancak Türkiye’de avukatlık mesleğinin gelişimi bir yana ülkede özensizce ve eksiklikler barındıran çok sayıda hukuk fakültesinin açılması mesleğin niteliğini zedelerken, mesleğin uygulanmasına yönelik tutum ve baskılar da işin tartışılması gereken ayrı bir boyutudur. Elbette avukatlık mesleğine dair sorunlar staj aşamasından mesleği icra aşamasına değin çok katmanlı bir biçimde seyretmektedir. Öte yandan yıllar içerisinde iktidarın yargıda kadrolaşma harekâtının nüvelerini verdiği ve OHAL keyfiyeti ile savunma hakkının kısıtlandığı bir ortamda avukatların durumu savunma hakkı bağlamında oldukça kritik bir düzeye varmıştır. Nitekim tutuklu gazeteciler ile başlayan süreç akademisyenler, öğrenciler, siyasetçiler, dokunulmazlıkları bulunan milletvekillerini içine almış ve tüm bunlara bir de “tutuklu avukatlar” eklenmiştir.

Ülkede artan baskı ortamının savunma hakkını ve dolayısıyla adil yargılanma hakkını da etkilediği baz alındığında avukatlık mesleğinin hak ettiği koşullara kavuşturulması önem arz etmektedir. Nitekim yargının en önemli bileşeni olan savunmanın yok sayılması hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir unsurdur.

GEREKÇE

Savunma hakkının özdeşleştiği avukatlık mesleğinin savunma hakkının kullanıldığı insanlık tarihi kadar eski olduğu bilinir. Nitekim savunma hakkının bir temsilci aracılığı ile kullanılması avukatlık mesleğini yaratmıştır. Diğer yandan avukatlığın, hukukun gelişimine paralel olarak devamlı gelişen ve amacına uygun düzenlemelere ihtiyaç duyan bir meslek olduğu kuşku götürmemektedir.

Ancak Türkiye’de avukatlık mesleğinin gelişimi bir yana ülkede özensizce ve eksiklikler barındıran çok sayıda hukuk fakültesinin açılması mesleğin niteliğini zedelerken, mesleğin uygulanmasına yönelik tutum ve baskılar da işin tartışılması gereken ayrı bir boyutudur. Elbette avukatlık mesleğine dair sorunlar staj aşamasından mesleği icra aşamasına değin çok katmanlı bir biçimde seyretmektedir. Öte yandan yıllar içerisinde iktidarın yargıda kadrolaşma harekâtının nüvelerini verdiği ve OHAL keyfiyeti ile savunma hakkının kısıtlandığı bir ortamda avukatların durumu savunma hakkı bağlamında oldukça kritik bir düzeye varmıştır. Nitekim tutuklu gazeteciler ile başlayan süreç akademisyenler, öğrenciler, siyasetçiler, dokunulmazlıkları bulunan milletvekillerini içine almış ve tüm bunlara bir de “tutuklu avukatlar” eklenmiştir. Gelinen aşamada savunma makamını temsil eden avukatların; yargı baskısı ile pasifize edilmeye ve görevlerini yaptırmamaya dönük bir tercih ile karşı karşıya oldukları açıktır. Hâkim ve savcıların tutuklanma tehdidi ile görev yaptığı, yüzlerce gazetecinin, siyasetçinin, milletvekilinin, akademisyenin, kamu emekçisinin cezaevinde olduğu bir ülke gerçekliğinde savunma da bu haksız gözaltı ve tutuklamalardan ayrı tutulmamıştır. Sayıları 500 civarında olduğu ifade edilen avukat hâlihazırda cezaevindedir. Asrın Hukuk Bürosu avukatlarının, Çağdaş Hukukçular Derneği avukatlarının ve dahi pek çok muhalif avukatın maruz kaldığı baskı ve tehdit aynı zamanda yurttaşların savunma hakkına da sirayet etmektedir. Hâlihazırda kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı ile dernek üyesi Avukat Yaprak Türkmen bulundukları cezaevlerinde aylardır tek kişilik hücrede tutulmaktadırlar. Yine avukatların gözaltına alınmaları sırasında kolluk görevlilerinin uyguladıkları ters kelepçe, fiziki müdahale görüntüleri de tüm kamuoyunun malumudur. Tüm bu uygulamalar savunma hakkının ne denli büyük bir baskı altında olduğunu ifade etmektedir.

Avukatlar üzerindeki baskı aracı sadece gözaltı ve cezaevi tehdidi değil, OHAL ile gündeme gelen savunma görevlerine de ilişkindir. Örneğin CMK- 149. maddesine göre seçilen veya 150. maddesine göre görevlendirilen müdafi, hakkında bu maddede sayılan suçlar nedeniyle soruşturma ya da kovuşturma bulunması halinde müdafilik görevini üstlenmekten yasaklanabilecektir. Yine KHK ile avukatların gözaltı işlemleri kolaylaştırılmış, avukat bürolarındaki aramalarda savcının bulunma zorunluluğu kaldırılmıştır. Bilgisayar ve kütüklerinin kopyalanması uzun sürecekse el konulabilmesi mümkün hale gelmiştir. Avukatların gözaltına alınmalarını kolaylaştıran düzenlemelerin yanı sıra duruşmalara katılmalarına dair kısıtlamalar, dosya üzerine konulan gizlilik kararları gibi uygulamalarla cezaevi dışında da avukatlar baskı altında tutulmak istenmektedir.

Oysa 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu'nun 1'inci maddesinde yer aldığı biçimiyle "Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder" denilerek avukatlık mesleğinin "yargının kurucu unsuru" olduğu açıkça ifade edilmektedir. Yine buradan hareketle avukatın hukuki bilgi ve tecrübelerinin "adalet hizmetine tahsisi” ve böylelikle de adalete yardımcı olması hasebiyle "yargısal bir görev" ifa ettiği kuşkusuzdur. Bu bahisle savunmayı temsil eden avukatları içermeyen bir yargı ve yargılamadan söz edilemeyeceği açıktır. Aksi halde yani savunmanın devre dışı bırakıldığı bir yargılamanın baştan kadük olduğu da tartışmasızdır. Bu öncelikle adil yargılama hakkının bir gereğidir. Adil yargılanma hakkının uygulanması, korunması, geliştirilmesi ve güçlendirilmesi; bağımsız mahkemelerin olduğu kadar bağımsız avukatların da varlığına bağlıdır. Ancak ne var ki ilk çağlardan itibaren hür ve bağımsız olmasına önem verilen avukatların mesleki sorumluluklarının görmezden gelinmesi; adil yargılanma hakkı, savunma hakkı, silahların eşitliği ilkesi gibi temel kriterleri de zedelemektedir.

Tüm bu uygulama ve düzenlemeler; kuşkusuz avukatları susturmak ve “makul avukat” yahut “uyumlu avukat” konumuna getirerek hukuka aykırılıkları gizleme amacına hizmet etmektedir. Hükümetin “makul avukat” projeleri her alanda devam etmekte olup bir başka düzenleme de Adalet Bakanlığı Kanunlar Genel Müdürlüğü’nün web sitesinde görüşe açılan Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağının ilgili hükmünce “hâkime, gördüğü bir davada, davanın avukatını salondan ve bütün davadan uzaklaştırma yetkisi” verilmesine ilişkindir. Yani avukatın bir disiplin suçu işleyerek duruşmanın ertelenmesine yol açması halinde (takdir yetkisi duruşma hâkiminde olmak üzere) avukat salon dışına çıkarılırken o davanın da avukatsız devam ettirilmesi önerilmektedir. Kuşkusuz hükümetin tüm bu düzenlemeleri kendi güdümlerinde, kendilerine memur edilen hâkim ve savcı ile eşgüdüm içerisinde çalışacak bir tür memur avukat tahayyülünün bir neticesidir. Ancak bu yöntemlerin bir diğer boyutu da yurttaşın savunma hakkının yok sayılması anlamına gelmektedir ki bu çok daha vahimdir.

Avukatların tutuklanması, tutuklanma tehdidi ile boyun eğdirme çabaları, hatta gözaltında bulunan avukatlara ters kelepçe, darp gibi onur kırıcı muamelelerde bulunulması, KHK ile avukatların gözaltına alınma işlemlerinin kolaylaştırılmasının yanı sıra hâkimlere avukatı görevden men yetkisinin son derece hadsiz bir biçimde yaygınlaştırılması, hukuk devleti ilkesinden vazgeçildiğinin bir diğer ifadesidir. Savunma makamını temsil eden avukatlar, mevcut durumda hukuk ilkelerinin tek savunucusu ve gerçek adaletin yol göstericisi durumundadırlar. Bu nedenle avukatlara yönelik yargı baskısının mevcut hukuksuzlukların üzerini örtme çabası olduğu da açıktır. Savunma hakkının kısıtlanması ile hukuk dışı kararların artması muhtemel, bu kararların denetimden azade tutulacağı da aşikârdır.

Bu itibarla parlamento çatısı altında savunmaya yönelik gözaltı ve tutuklama operasyonları başta olmak üzere avukatlık mesleğinin ifa edilmesine ilişkin getirilen sınırlandırmaların bir bütün olarak değerlendirilmesi elzemdir. Zira savunma makamını temsil eden avukatlara yönelik bu uygulama ve düzenlemelerin aynı zamanda bireyin savunma hakkına ilişkin olduğu da unutulmamalı ve avukatların mesleklerini bağımsız bir biçimde ifa etmelerinin koşulları sağlanmalıdır. Bu nedenle bir meclis araştırması açılarak 5 Nisan Avukatlar Günü vesilesiyle avukatlar üzerindeki baskının boyutları; sebep ve sonuçları ile birlikte bütünen değerlendirilmeli ve alınacak önlemler tespit edilmelidir.

09) Erdoğan: Cehenneme kadar yolunuz var! -09.04.2018

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Siirt'te Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Afrin ve YPG konusundaki tutumunu eleştirdiği konuşmasında "Karşımıza geçip teröristlerin ağzıyla konuşanlara ise 'cehenneme kadar yolunuz var' diyoruz" dedi .

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Siirt'te Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'u eleştirdi.

"Teröristleri Elysee Sarayı'nda ağırlayacak kadar hedeften sapıyorlar. Sonra kalkıyor bana akıl vermeye. O aklı sen kendine sakla. Madem ki terör örgütlerine karşısın bizim yanımızda olacaksın. Bilmezsen bilesin ki her zaman bu terör örgütleri senin başını ağrıtacak" diyen Erdoğan, YPG'nin kazdığı tünellerin malzemelerinin Suriye'nin kuzeyinde Suriye Demokratik Güçleri'nin kontrol ettiği bölgede bulunan Fransız Lafarge şirketinin fabrikalarından geldiğini belirtti.

Erdoğan konuşmasına şöyle devam etti:

"Artık bu ülkelerin hiçbirinin terör örgütlerinden, terör eylemlerinden şikayet etmeye hakkı kalmamıştır. Çünkü terör virüsünü kendi elleriyle kendi ülkelerine zerk ediyorlar farkında değiller.

"Duma'da, Afganistan'da yaşananlar görmezden geliyorlar. Biz, bu iki yüzlülüğe isyan ediyoruz. Doğu Guta'da şehit edilenlere ne zaman bakacaksın Batı? Sizin demokrasi anlayışınıza da, diplomasi anlayışınıza da yazıklar olsun. Masumların kanı elinize de, yüzünüze de, ülkenize de, geleceğinize de yapışmıştır.

"Türkiye olarak biz kendi mücadelemizi kendi belirlediğimiz strateji doğrultunda sonuna kadar yürüteceğiz. Bu mücadelede bize destek olan herkese teşekkür ederiz. Karşımıza geçip teröristlerin ağzıyla konuşanlara ise 'cehenneme kadar yolunuz var' diyoruz."

10) Buldan: 'Amacımız ulusal kongrenin toplanması' -09.04.2018

Halkların Demokratik Partisi (HDP) heyetinin Kürdistan Komünist Partisi ile yaptığı görüşme sonrası konuşan Pervin Buldan, Kürtlerin birlik zamanın çoktan gelmiş olduğunu hatta bu konuda geç kalındığını söyledi.

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan başkanlığında aralarında milletvekilleri Osman Baydemir, Feleknas Uca, Bedran Öztürk, İmam Taşçıer’in yer aldığı heyet Hewler’de Kürdistan Komünist Partisi ile bir araya geldi.

Görüşme ardından bir açıklama yapan Pervin Buldan dün Hewler’de Başkan Barzani ve Başbakan Neçirvan Barzani ile yaptıkları görüşmelerin olumlu bir atmosferde gerçekleştiğini söyledi.

Ziyaretlerinin amacının Kürtler arası birlik ve beraberliğin sağlanması ve ulusal kongrenin toplanması olduğunu dile getiren Buldan, yapılan her görüşme sonrası Kürtlerin birlik ve beraberliği için çok geç kalındığının bir kez daha ortaya çıktığını anladıklarını söyledi.

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, “Özellikle de bu dönemde Kürt halkı üzerinden yapılmak istenenler Kürt halkına uygulanan zulüm, Kürt halkının maruz kaldığı baskılar ve yaşanan katliamlardan kaynaklı bir an önce birliğimizi ve beraberliğimizi oluşturmak durumundayız. Başta Kerkük olmak üzere, Afrin ile devam eden ve bundan sonra da muhtemelen devam etmesi öngörülen savaş politikalarından artık vazgeçilmesi gerekiyor. Biz HDP olarak her zaman ve her yerde barışı savunduk, özgürlükleri savunduk. Bundan sonra da yapacağımız her çalışmanın, her görüşmenin barışa ve özgürlüklere hizmet edeceği çalışmalar olacağını belirtmek isterim” dedi.

Türkiye’de yeni bir sürecin başlayıp başlamayacağı sorulması üzerine Buldan, “Türkiye’de yeni bir sürecin başlayıp başlamayacağını bilemem ama yeni bir sürecin başlaması gerekir. Türkiye’deki huzurun sağlanması gerekir. Devam eden çözüm sürecinin bitirilmesi, Öcalan ile ilişkiler kesilmesiyle süreç farklı bir aşamaya geçildi. Görüşmelerin kesilmemesi gerekirdi ve açıkçası görüşmelerin kesilmesiyle birlikte Öcalan ağırlaştırılmış tecride alındı. Bu görüşlerin kesilmesi ve Öcalan’ın tecrit edilmesiyle Türkiye ve Ortadoğu için çok kötü sonuçları oldu. Türkiye tecridi kaldırılmalı ve yeni bir sürecin başlatmalıdır. Sadece Türkiye için de değil, Ortadoğu’nun da barışa ihtiyacı var" şeklinde yanıtladı.

Kürdistan Komünist Parti Genel Sekreteri Kawa Mahmut ise, Kürtler arasında ulusal birliğe dikkat çekerek daha somut adım atılması gerektiğini söyledi.

11) Mesud Barzani HDP heyetini kabul etti -09.04.2018

Federal Kürdistan’a ziyarette bulunan Eş Genel Başkan Pervin Buldan başkanlığındaki HDP heyeti Başkan Mesud Barzani tarafından kabul edildi.

Mesud Barzani Pîrmam'daki konutunda HDP Eş Başkanı Pervin Buldan milletvekilleri Feleknas Uca, İmam Taşçıer, Berdan Öztürk, Dilek Öcalan, Osman Baydemir ve MYK Üyesi Zeynep Boğa'nın yer aldığı HDP heyetini kabul etti.

Başkan Barzani'nin HDP heyeti ile görüşmesi basına kapalı olarak devam ediyor.

HDP heyetinin daha sonra, Dilovan Îdrîs Barzani’nin vefatından dolayı başsağlığı dilemek için Başbakan Neçirvan Barzani'yi ziyaret etmesi bekleniyor.

12) Avrupa Birliği'nden İsrail'e tepki -09.04.2018

Avrupa Birliği (AB), İsrail güçlerinin Gazze'de gösterilere katılan Filistinlilere ateş açmasına tepki gösterdi.

AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini'nin ofisinden yapılan yazılı açıklamada, "Dün, İsrail'in açtığı ateş sonucu, Gazze'de aralarında bir basın mensubu ve çocuğun da bulunduğu en az 9 Filistinli hayatını kaybederken, yüzlerce kişi yaralanmıştır. Bu, İsrail'in orantılı güç kullanımı hakkında çok ciddi soru işaretlerine yol açmaktadır ve göz ardı edilmemelidir." ifadeleri kullanıldı.

AB'nin gösteriler esnasında çok sayıda kişinin hayatını kaybetmesinden dolayı büyük üzüntü duyduğu belirtilen açıklamada, tüm yaralılara acil şifa dilendi.

İhtiyacı olan kişilere tıbbi yardım ulaştırılması konusunda tüm sorumluların harekete geçmesi çağrısında bulunuldu.

İtidal çağrısı yinelendi

AB'nin daha fazla can kaybı ve gerginliğin artmasının engellenmesi için tekrar itidal çağrısında bulunduğu açıklamada, birliğin gerekli tüm desteği sağlamaya hazır olduğu kaydedildi.

"Büyük Dönüş Yürüyüşü"

İsrail, "Büyük Dönüş Yürüyüşü" kapsamında düzenlenen eylemlerde dün 10 kişiyi öldürmüş ve 30 Mart'tan bu yana öldürülen Filistinli sayısı 31'e yükselmişti.

13) KAÇAK ELEKTRİK KULLANANLAR YANDI -09.04.2018

EPDK, Elektrik Piyasası Tüketici Hakları Yönetmeliği’nde ses getirecek değişikliklere hazırlanıyor. Değişiklikler, 40 milyondan fazla aboneyi etkileyecek..

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK), 40 milyonu aşkın elektrik abonesini doğrudan etkileyecek kritik bir düzenleme için kolları sıvadı.

Kurum, Elektrik Piyasası Tüketici Hakları Yönetmeliği’nde ses getirecek bazı değişiklikler yapacak. Gazete Habertürk'ten Olcay Aydilek'in haberine göre, yapılacak değişikliklerden bazıları şu şekilde:

KAÇAK ELEKTRİK KATLAMALI ÇARPACAK

Mevcut yönetmelikte kaçak elektrik kullananlar, geriye yönelik en fazla 12 aylık tüketim üzerinden hesaplanan tutarın 1.5 katını ödüyor. Yeni yönetmelikte, hesaplanacak kaçak tutarı 3 ile çarpılacak. Tekrarı halinde 5 ile çarpılacak ve bu tutar kadar aboneden para tahsil edilecek. Mevcut yönetmelikte bu düzenleme şöyle: “Kaçak elektrik kullandığı tespit edilen tüketicinin hesaplanan tüketimi, dahil olduğu abone grubuna kaçak elektrik kullandığı dönemde uygulanmakta olan fonsuz tarifenin 1.5 (bir buçuk) katı ile çarpılarak, kaçak enerji bedeli hesaplanır ve bu bedel fatura edilir.”

ABONE ONAYINI KANITLAMA ŞARTI

Aboneler, elektrik perakende ya da toptan satış şirketlerinin habersizce ve herhangi bir bildirimde bulunmaksızın kendileri hakkında “serbest tüketici” sözleşmesi düzenlediğinden yakınıyordu. Bu tür şikâyetlerde elektrik şirketine, “Abonenin, sözleşme için onayını aldığını kanıtla” denilecek.

TELEFONLA ABONELİK

CHP'NİN YENİ İL BAŞKANI CANAN KAFTANCIOĞLU OLDU

Elektrik şirketleri, serbest tüketici olarak hizmet vermek istedikleri potansiyel müşterilerini telefonla arayıp telefon üzerinden abone yapabilecek. Şirketler, telefon görüşmesiyle yapacakları sözleşmelerde aboneye, “Onayınız var mı?” sorusunu yöneltecek. Bu onayın ardından sözleşme oluşturulacak. Abone ile yapılacak bu görüşmelere ilişkin kayıtların da tutulması zorunlu olacak.

GÜVENCE İSTİSNASI

Bazı kamu kurum ve kuruluşları, elektrik aboneliği sırasında alınan güvence bedelinden muaf tutulmak üzere EPDK’dan talepte bulunmuştu. EPDK, bu konuyu da değerlendirdi. Yeni yönetmelik ile KİT’ler dışındaki devlet kurumlarından bazıları güvence bedelinden muaf tutulacak.

ELEKTRONİK BİLDİRİM ZORUNLULUĞU

Bazı aboneler, kesme-açma gibi bildirimlere ulaşamadıklarından yakınıyordu. Bu konuda, EPDK’ya çok sayıda şikâyet iletildi. EPDK, bu şikâyetleri de ortadan kaldırmak için adım atıyor. Yeni yönetmelik uyarınca aboneye bu tür bildirimler, hem yazılı hem elektronik ortamda (SMS ya da e-posta) yapılacak. Gerektiğinde telefonla da bilgi verilebilecek. Elektrik şirketi, bildirime yönelik yapılan işlemlerin kayıtlarını da saklayacak.

TELEFONLA SÖZLEŞME ONAYI

Yönetmelikle, telefon üzerinden de abonelik sözleşmesi ve serbest tüketicide ‘onayı kanıtla’ dönemi başlıyor. Ayrıca kesme öncesinde de elektronik bildirim zorunluluğu geliyor.

GO BÎDE / >
https://www.youtube.com/watch?v=oURdiMgLEFU&feature=youtu.be

Kurdistana Bakur
http://www.kurdistana-bakur.com/index.php

-

.

…

FOTO / KAYNAK: ŞENGÜL ÖZER'DEN

VARTO / GIMGIM DEYİP GEÇMEYİN (GÜZEL GIMGIM'IM)

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN


01) -09.04.2018

02) -09.04.2018

AFRİN - VİDEO / https://www.youtube.com/watch?v=fWynQmT0wUk
https://www.youtube.com/watch?v=6oJwuVLKjAM
OSMAN ÖCALAN. VIDEO / https://www.youtube.com/watch?v=FCsYHbREbTs
Erzurum Müftüsü Afrin İçin istifa etti / https://www.youtube.com/watch?v=uc1hOeR1bqI
Am 30.01.2018 veröffentlicht

LOGO / https://www.artigercek.com/guncel YENİ HABER, NÛÇA NÛ (13) HER BÎJI KURDİSTAN


01)Sezai Temelli: Fıkra gibi; bir Türk bir Rus, bir İranlı oturmuş Suriye’yi konuşuyor-09.04.2018
Genel Merkezimizde gerçekleşen Parti Meclisi toplantısı öncesi konuşan Eş Genel Başkanımız Sezai Temelli, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu:

Afrin işgaline bağlı olarak Afrin’de yerinden yurdundan edilmiş 200 bin insan bugün çok zor koşullarda yaşamak zorunda. Hem gıda hem su hem barınma sorunuyla karşı karşıyadırlar. Afrin’de yerinden yurdundan edilenlerin Afrin’e dönme koşulları yaratılmalıdır. Afrin’de bulunan IŞİD artığı ÖSO’cuları oaraya götürenler onları da alıp oradan ayrılmalıdır. Buradan başta BM olmak üzere bütün uluslararası kuruluşlara ve tabi Türkiye Cumhuriyeti Devletine çağrı yapıyoruz. Daha büyük hatalara sürüklenmemek için herkes inisiyatif almalıdır.

Huzur Afrinlilerin dönmesiyle gelir

Bugün Afrin’de talan yağma var. Hatta yağmacılar, birbirlerini vuracak noktaya geldiler. Böyle bir ortamda ülkenin cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı “Suriye’de huzur olmadan Türkiye’de huzur olmaz” diyor. Siz, Suriye savaşı boyunca yegane huzurlu bölge olan Afrin’de huzuru kaçırdınız. Afrinlilerin dönmesiyle oraya huzur gelir.

Afrin’e vali atayan zihniyet, kentlerimize kayyum atayan zihniyet ile aynı

Huzuru yok etmek Türkiye’de 7 Haziran’dan sonra başladı. Bu süreçte Türkiye’de birçok kentte yerinden yurdundan edilme sahneleri yaşandı. Kentler yıkıldı, bu kentlere kayyum atandı. Aynı zihniyet Afrin’de devam ediyor. Afrin’e vali atayan zihniyet, kentlerimize kayyum atayan zihniyet ile aynı.

Meclis Başkanı Meclis iradesine ipotek koymuştur

Bu zihniyet o kadar yaygın ki, Meclis’te Meclis Başkanvekili yerine bile kendini kayyum olarak atayan bir Meclis Başkanı var. Meclis çatısı altında da bunu izledik. Demokratik teamülleri yerine getiren Meclis Başkanvekiline tahammül edemeyen Meclis Başkanı Meclis iradesine ipotek koymuştur.

Fıkra gibi; bir Türk bir Rus, bir İranlı oturmuş Suriye’yi konuşuyor

Suriye hakkında konuşması gerekenler Suriye halklarıdır. Suriye’de yaşananlara ilişkin konuşanlara bakın fıkra gibi; bir Türk bir Rus, bir İranlı oturmuş Suriye’yi konuşuyor. Oysa konuşması gereken Suriyelilerdir. Demokratik çözüm ancak böyle inşa edilir.

Bu üçlü Suriye’de çözümü değil, ganimeti konuşuyor

Suriyeli olmayan bu üçlü, aslında Suriye’de çözümü değil, ganimeti konuşuyor. Suriye’yi işgal ederek, oradaki pozisyonlarını koruyarak enerji ya da inşaat ihalelerini konuşuyorlar.

Bu ülkelerin; Türkiye, Rusya ve İran’ın ortak özellikleri de otoriter rejimler olmalarıdır. Her otoriter rejim diğer ülkelere ancak huzursuzluk ancak huzursuzluk ve savaş ihraç edebilir.

Afrin operasyonu seçim hesaplarıyla başladı

Afrin meselesi gündeme geldiğinde bu iktidarın danışmanları, bakanları, hatta AKP Genel Başkanı “Metal yorgunluğunu attık” dedi. Yani Afrin operasyonu seçim hesaplarıyla başladı. Danışmanı dedi ki “Afrinle birlikte ekonomiye katkı sağlanacak, inşaat sektörünün önü açılacak”. Suriye’de demokratik çözüm bu ülkelerin kaygısı değil. Bu ülkelerin kaygısı, emperyal mekanizmayı çalıştırmak.

Sanırsınız ki bu iktidar mensupları Moskova Marksizm Enstitüsü mezunu

Sanırsınız ki, bu iktidar mensupları Moskova Marksizm Enstitüsü mezunu. Sürekli emperyalizm tahliliyle konuşuyorlar. Eğer emperyalizm tahliliyle konuşacaksanız önce ulusların kendi kaderini tayin hakkını öğrenmelisiniz. Suriye Suriyelilerindir, Afrin de Afrinlilerindir. Bütün ülkeler oradan çıkmalıdır.

Sınır meselesiyle ilgili kimsenin alıp veremediği yok

“Suriye’nin toprak bütünlüğü kırmızı çizgidir” diyorlar, ya da “Irak’ın toprak bütünlüğü kırmızı çizgidir” diyorlar. Evet, toprak bütünlüğü ile ilgili kimsenin kaygısı yok. Mesele o toprak bütünlüğü içinde nasıl bir Suriye’nin hayat bulacağıdır. Aynı şey Türkiye için de geçerli. Mesele Türkiye içinde nasıl bir demokrasi inşa edileceğidir. Yoksa sınır meselesiyle ilgili kimsenin alıp veremediği yok. Ama bir algı yönetimi var. Bu zihniyetle ayakta duran bir iktidar var. Savaş politikalarıyla yolunu açmaya çalışan, bunu saplantılı hale getirmiş bir iktidar var.

Bu iktidar, bir yanıyla yolsuzluk ekonomisi, bir yanıyla savaş politikası üzerinden önümüzdeki seçimi planlamaktadır. Seçim başarısını ancak bu sayede kazanacağı fikrine sahiptir. Oysa çok iyi biliyoruz ki bu savaş politikaları sürdürülemez. Bu savaş politikaları yıkımdır. Sadece Kürt halkı düşmanlaştırmamaktadır, bu her yere sirayet etmiş, bütün bölgeyi kaplamıştır.

Artık iktisadi kriz değil iktisadi bir çöküşten bahsediyoruz

Ekonomi de büyük bir çöküntü içindedir. Artık iktisadi kriz değil iktisadi bir çöküşten bahsediyoruz. Kriz söz konusu olduğunda krize karşı tedbirler alınabilir. Ama bugün sadece iktisadi kriz yok, ülkede topyekün meşruiyet krizi vardır. Bu krize karşı ayakta kalmak için ülkenin bütün kaynakları çarçur edilmektedir.

“7.4 büyüdük” diyenler bu büyümenin yarattığı tahribattan bahsetmiyor. Her büyüme sağlıklı değildir. Türkiye’de büyüme inişli çıkışlıdır. Büyürken de küçülürken de yaratılan tahribat çok derindir.

Doların düşmesi için suç işleyen bir iktidar var

Dolar 4 Lirayı geçti, doları bastırmak için tedbirler alınıyor ama başarısız olunuyor. Hatta suç işleniyor. Sermaye Piyasası Kanunu ihlal eden bir bakan var, doların düşmesi için suç işliyor. Bu suçu işleyebilecek kadar acze düşmüş bir iktidar var.

Zaman zaman Tansu Çiller’e, 90’lı yıllara gönderme yapıyorlar. 90’lara geri dönünce onun iktisadi aklına da geri dönülüyor. Eğer Çiller’e gönderme yapıyorsanız ben de 5 Nisan’ı hatırlatırım. Kur-faiz makasından bihaber olan iktisat profesörü olan Çiller ülkedeki dengeleri öyle bozmuştur ki, etkileri 2001’e kadar yaşanmıştır. Cumhuriyet tarihinin en yüksek hazine bonosu faizini veren insan olarak tarihe geçmiştir. Şimdi Türkiye’nin kapısında Türkiye’yi bekleyen en büyük sıkıntılardan biri fonlama krizidir. Bu krizin yaratacağı tahribat 90’larda 5 Nisan’da yaşanan tahribattan çok daha büyük olacaktır.

Akkuyu, Afrin’deki hava sahasının açılmasının diyetidir

Savaş politikalarının bizi sürüklediği yer budur. Savaş ve ekonomi arasındaki diyalektiğe dikkat etmek gerekir. Bunu Akkuyu’da gördük. Bunca kriz içinde 20 milyar dolarlık ihale ile Akkuyu inşaatı başladı. 20 milyarın nasıl bulunacağı hala bilinmiyor. Rus firmadan yapılan açıklamalarda da bunu görüyoruz. Ama bu ihale, Afrin’deki hava sahasının açılmasının diyetidir. Hava sahasının açılmasının diyeti 20 milyar dolardır.

Güneş enerjisi ile 3 sente üreteceğimiz enerji için 13 sent ödenecek bir yola Türkiye girdi. Bu enerjinin Türkiye’ye hiçbir yararı olmayacak. Tam tersi bu anlaşma Türkiye’nin geleceğini ipotek altına almaktadır. Sadece iktisadi anlamda değil, yaşam hakları anlamında da ipotek altına almaktadır.

Hiroşima’yı, Nagazaki’yi, Çernobil’i unuttunuz mu?

Ne yazık ki DNA’nın korunması üzerine hayatını harcamış bilim insanları bu nükleer kirliliğin reklam yüzü olmuştur. Ne yapacak insanlar gelecekte uranyum mu yiyecek? Hiroşima’yı Nagazaki’yi, Çernobil’i unuttunuz mu? Tüm dünya nükleerden kaçarken, Türkiye nükleer santral devrimmiş gibi anlatılıyor.

Nükleer santral sadece enerji değil savaş projesidir. İran’ın, Kuzey Kore’nin nükleer santral geliştirmesi savaş politikalarının yansımasıdır.

Eskişehir zanlısı Cumhurbaşkanından aldığı feyz ile 4 kişiyi katletti

Savaş politikaları ülkenin her yerini sardı. Bu zihniyet artık her yerde, sokaklarda, iş yerlerinde, üniversitelerde. Bir bilim insanı niye silah taşır, niye arkadaşlarını öldürür? Evet, suç kişiseldir ama bu suçun arkasındaki toplumsal ve siyasal ilişkilere de bakmak zorundayız. Bunu Eskişehir’de izledik.

Zanlı “Ben Cumhurbaşkanı'nı dinledim, ondan feyz aldım” dedi. O feyz ile insanları FETÖcü olmakla suçlayıp ihbar eden bu insan 4 kişiyi katletti. Silahlanmadaki bu artış aslında bu sahneleri önümüzdeki dönemlerde yaşama riskini de katlamaktadır. Her yeri militarize ederseniz, silahlanmaya destek verirseniz bu sonuçlarla karşılaşma olasılığımız yükselecektir.

Bir damat enerji bir damat savaş sanayi üzerinden aile saadeti yaşıyor

Savaşın ve bu iktisadi anlayışın maliyetine kimler katlanıyor? Borç bulunuyor, borç alınıyor. Şirketler zorda, çünkü dolardaki artış borçların ödemelerinde büyük zorluğa neden oluyor. Bakın, bu sabah büyük bir şirket, borçlarını yeniden yapılandırmak için bankalara başvurdu. Önümüzdeki günlerde bu tür olayları çok göreceğiz.

Ama diğer taraftan ülkenin başbakanı İHA ve SİHA pazarlaması yapıyor. Tıpkı Akkuyu Nükleer Santral projesinde olduğu gibi savaş yatırımlarında da önlenemez yükseliş var. “İHA ve SİHA’lar olmasaydı Afrin’de başarılı olamazdık” derken aslında damada olanakların nasıl açıldığını da gözler önüne seriyor. Bir damat enerji bir damat savaş sanayi üzerinden aile saadeti, saadet zinciri yaşıyor. Çiftlikbank gibi bir saadet zinciri. Oğlanlar ortada yok, Bilal ve diğeri görünmüyor ama damatlar ön planda.

Bu saadet zincirinin maliyetine kim katlanıyor, çiftçi esnaf emekçi katlanıyor. Her gün artan fiyatlar bunu bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Ama TÜİK Başkanı, “bu artış gıdadan kaynaklanıyor” diyor ve enflasyon sepetindeki gıdaları azaltıyorlar. Halkı aldatmaya devam ediyorlar.

Halk bunların farkında. Farkında olduklarını Newroz alanlarında gösterdiler. Kürt halkı ve Kürt halkıyla dayanışma içindeki emekçiler, işçiler, çiftçiler, esnaf Newroz alanlarında bu direnişi ortaya koydu. Şimdi aynı şeyi 1 Mayıs’ta faşizme karşı göstereceğiz. Yoksa seçim tartışmaları içine hapsolarak bu mücadeleyi sürdüremeyiz. Mücadelemizi yükselteceğiz.

“Nasıl bir seçim” meselesini konuşmalıyız

Seçim gündemini yok sayamayız. Tabi ki bizim de gündemimizde seçim var. Ancak “nasıl bir seçim” meselesini konuşabiliriz. Nasıl bir seçim dediğimizde OHAL koşularına karşı mücadele etmeyi OHAL’in kalkması yönünde muhalefeti yükseltmeliyiz. OHAL koşullarında seçime gitmek cumhur ittifakının arzuladığı bir senaryodur.

Bakın, gene OHAL’i uzatacaklarını söylüyorlar. Çünkü OHAL olmadan seçime gidebilecekleri bir tablo yok. Hangi kirli pazarlığı yaparlarsa yapsınlar meşruiyet krizini aşamazlar.

Onurlu ittifakları toplumla birlikte mahallelerimizde, sokaklarımıza, iş yerlerimizde var etmeliyiz

Bugün Türkiye’nin krizlerini aşmak için sadece seçimleri değil seçimlere kadar olan süreç hatta seçimden sonrasını da konuşmamız gerek. Ancak demokrasi mücadelesini yükselterek bu sorunları aşabiliriz. Biz buradan tüm parti seçmenlerine, AKP seçmenlerine de sesleniyoruz. Kendi geleceğinize sahip çıkın. Siyasi iradenizin ipotek altına alınmasına izin vermeyin. Eğer biz demokratik bir çözüm, onurlu bir barış istiyorsak o halde onurlu ittifakları da toplumla birlikte mahallelerimizde, sokaklarımıza, iş yerlerimizde var etmeliyiz. Seçim sonuçlarına dair konuşmak yerine bu sürece dair konuşmak, OHAL’e ve faşizme karşı örgütlenmek gereklidir.

Bugünkü PM toplantımızda da bu süreci başarılı bir şekilde nasıl yürüteceğimize dair tartışacağız.

02)Almanya'dan Münster açıklaması:Terör bağlantısı bulunmadı -09.04.2018

Yazdırılabilir Sayfa

 Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder





Bu Site Ali Usta tarafından yapılmıştır.


>Powered by Nuke-Evolution