Anasayfa > Günün Haberleri > Sitene ekle > Arşiv > İletişim > Künye > Reklâm
__________________________________________________________________________________________
Güncel -
Spor - Siyaset - Ekonomi - Medya - Polemik - Dünya - Teknoloji - Sağlık –Kültür Sanat- Eğitim – Röportaj – Reklâmlar

   Üyemiz Değilseniz! Tıklayın   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (14) HER BÎJI KURDİSTAN   Dr.İsmail Beşikci:Dağ Kavmi-II-10..06.2018   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (13) HER BÎJI KURDİSTAN   İBRAHİM GÜÇLÜ- 09.06.2018   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   HDP ÜZERİNE!   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   Mim Yavuz Binbay:SLOGAN, HAMASET VE KARŞITLIK SİYASETMİDİR?-05..06.2018   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (11) HER BÎJI KURDİSTAN
Onur Yazarımız

Konuk Yazarlar

Ana Menü
 
Ana SayfaAna Sayfa
    Ana Sayfa

    Konu Başlıkları
    Haber Gönder
    Haberler
Diğer Başlıklar
    Evo UserBlock
    Yazarlar
    Site Haritası
    Haber Arşivi
    Yönetici Notu
    Reviews
    Tavsiye Et
    NukeSentinel
    İletişim Formu
    Sorularınız
Üyeler
    Üye Bilgileri
    Üye Hesabınız
    Üye Listesi
    Üye Grupları
    Özel Mesaj
Birlikte
    Forumlar
    Destekleyenler
    Anket
    Arama
Sayfa İstatistikleri
    Top 10
    İstatistikler
Linkler
    Yararlı Programlar
    Web Siteleri

Arama
 



Bağış - Reklam
Sitemizin yaşaması ve daha iyi bir içerikle yayın hayatına devam etmesi için reklam ve bağışlarınıza ihtiyacımız var. Lütfen Buraya Tıklayarak bizimle ilişkiye geçin... Şimdiden teşekkür ederiz....

Top 10 Links
 

Günün Haberi
 
Bu gün için henüz önemli bir haber yok.

 
Sağlık
Şair Nedret Çağlayan’ın anısına -12.09.2012

Onu “Bir Adam Yaşardı Köyümüzde” adlı kitabıyla tanıdım. 9 Kasım 1952 doğumlu olan Nedret Çağlayan bu kitabını 2011’de yayınlamıştı. Kitabı okuduktan sonra takipçisi olmaya karar verdim. Farklı ve içten bir anlatımı vardı çünkü.

Heyecanla yeni eserlerini bekleyecektim ve onları zevkle okuyacaktım. O tarihlerde köşe yazarlığı yaptığım (KKTC’de yayınlanan) AFRİKA gazetesinde kendisiyle ilgili sitem ve hayranlığımı ifade eden (Kırk Yıl Sonra Bile…) yazıda şunları söyledim:

“Şiir öyle bir anlatım biçimi ki, söz diziliminden çok musikiyi (müziği) andırır. Bir destanı bile şiirde hikâye etmeye kalk(ar)sanız öyküden çok ahenkle sarhoş olursunuz. Şiir zaten en söylenemeyeni söylemeye uygun (hâle getiren) bir anlatım biçimidir. Gecikmiş şiirlerini (1972’lerde yazmış!) ‘Bir Adam Yaşardı Köyümüzde’ adıyla (2011’de) kitaplaştıran Nedret Çağlayan’ın daha çok, ‘âşk, sevgi, sevda’ imgelerini kapsayan şiirlerini kırk yıl ertelemesine aslında öfke duydum. Sonra şair’in önsöz’deki gerekçesini okudum: ‘Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe.’ Anladığım kadarıyla şair Nedret Çağlayan (1952) gençlik duygularını içinde hep taşımış, kırk yıl sonrasına bile olsa taşımasını bilmiş. O halde şahsımıza genç bir şaire bakma durumu düşüyor(du). Bize de böylesi bir ısrara (dirence) saygı duymak düşer.

Onu yazmaya iten köyündeki (kimliğini ve hikâyesini anlatmıyor) bir ‘adam’dır. Kitaba ismini veren şiire sizi götürmek istiyorum: ‘Bir adam yaşardı köyümüzde/Şarkılardan şiirlerden uzak/Öylesine yalnız, öylesine kırıktı ki kalbi//hepimiz çok severdik onu/Fakat o hiç gülmezdi(…) ‘Sevmek, yalanmış meğer’ derdi.(…)O deliler gibi sevmiş adam/Bir gün son nefesini verdi/Ve o günden beri köyümüzde/Dilden dile efsaneleşti!(…)’ Bu şiir hayal kırıklığına uğramış bir büyük sevginin (âşk’ın) hikâyesi olmalıydı. Şair ayrıntıya girmese de sevgiye karşı gösterilmiş vefasızlıklara vurgu yapmıştır. Şiirlerinde sevgi, sevda, âşka inanmış bir kişiliğin zaman zaman hayal kırıklığını, pişmanlığını anlatır. Oysa şair belki de dünyamızda gelişen âşk ve sevda dışı olaylardan bahsetmese de bizlerin yaşamda karşılaştığımız hayal kırıklıklarımıza dokun(muşt)ur. Kitabı okurken bir an için de olsa beni ülkemizin ve dünyamızın içinde bulunduğu büyük sorunlardan ötelere götürdüğü için Nedret Çağlayan’a buradan bir selam gönderiyorum.

Şimdi de romantik ve sevgi dolu şiirlerden içinde yaşadığımız dünyaya ve ülkeme dönmek istiyorum. İnsan sevgisini ya da insan saygısını bir iki öfke ya da karar ile yok edebiliyoruz. Askerlerimiz şehit olurken ‘Kanınız yerde kalmayacak, kana kan intikam!’ diyen bir gençliği biz büyükler yönlendiriyoruz. Demokrasi ve insan haklarına saygılı olduğunu iddia eden Başbakanımız bir şahadet olayında, ‘Bundan böyle her şey eskisi gibi olmayacak!’ diyebiliyor. Şehit askerlerimizi gömerken yaptığımız törenlerde düşmanlık bağlarını bir o kadar sağlamlaştırıyoruz. Oysa sevgiden, sevdadan, aşktan, insan hakkından anlasaydık çatışmalarda ölmüş, kulakları kesilmiş, gözleri oyulmuş, yakılmış cesetleri olan karşı tarafın da bir sevenlerinin olduğunu hatırlamamız gerekirdi. Onları da anneleri doğurmuştu(r). Ve onlar için de ağlayanlar, üzülenler vardır. Tüm bunları yazarken içimden iyi ki de Nedret Çağlayan şiirlerinde politik imalarda bulunmamış diye düşündüm. Şiirlerinde sevda’nın bu tip karşıtlarını yazsaydı sevgi’yi içtenlikle bu denli iyi anlatamazdı diye düşündüm. Çünkü sevgi, sevda dediğin karşılıksızdır. Biz bir severiz. Severken de karşılığını düşünür müyüz hiç?

İşte-bu nedenledir ki-Başbakan’lar her bir öfke sonrası barış dilini savaş alevine çeviremezler. Biz gençleri sevmiyoruz demektir bu. Çocukları da sevmiyoruz. Oyuncak dağıtmalarımız da yalan(dan)dır! Çok eleştirdiğimiz İsrail, ‘taş atan’ Filistinli çocuklardan bugüne kadar tek bir çocuğu tutuklamış. Biz ise yüzlerce Kürt çocuğunu hapsettik. İsrail’in zihinlerimizde kalmış, kol kıran, o zalim manzaralarını da unutmuş değiliz. Ne (var) ki bugünden bahsediyoruz. Kadınları da sevmiyoruz. Onlara ‘Kapanın!’ derken Kutsal Kitabımızdan ayetler okuruz ama bunun yanında erkekliğimizin kıskançlığından nedense hiç bahsetmeyiz. Oysa biz kadınları (güzelliklerinden dolayı) kıskanıyoruz! En kralımız ‘Kadın Özgürlüğü’nden bahsederken bile onları evde köle gibi kullandığımızı kimseye anlatamaz. Ruhumuzda sevgi, âşk, sevda ve hümanizmden tek kırıntı kalmamış. Baksanıza bizi yönetenle(rimiz)e! Başbakanlarımız ertelenmiş nefretlerini en küçük bir öfke karşısında patlatıp ortaya çıkarıyorlar! Çünkü nefislerini kırk yıl geçse de terbiye etmediler, sadece sakladılar. Oysa ertelenmiş âşk, sevgi, sevda duygularımızı (Nedret Çağlayan bu kitabında bunu bize hatırlatıp tattırıyor!) yeşertecek şiir kitaplarımız bu ülkede yasaklanmış âdeta! Baksanıza bir iki şöhretin dışında ülkede artık şiir kitapları basılıyor mu?”

Evet, takipçisi olmaya karar verdiğim şairin “sevgi bulvarı”nda yazacaklarını okuyabileceğimi düşünmüştüm. Ama yanıldım, belki de çoğu kez olduğu gibi bu konuda da yanılmıştım. Çünkü Şair Nedret Çağlayan’ın kalbi tedavi gördüğü bir hastalığını atlatmaya çalışırken yaşama yenik düşmüştü: Onu 22 Nisan 2012’de kaybettik. Büyük bir şansızlık olmalı(ydı) bu. Daha birinci kitabının yılı dolmadan şair, okurlarını ve hayranlarını yalnız bırakıp gitmişti. Kitabına isim verdiği öykünün kahramanı gibi sevenlerini bırakıp gitti. Nedret Çağlayan’ın bıraktığı tek kitapla da olsa edebiyat dünyasındaki ölümsüz yerini alacağına inanıyorum. Bu üzgün ve karışık duygularımla ailesine, sevenlerine ve edebiyat dünyasına başsağlığı diliyorum.

http://www.ozgurhabergazetesi.com

BülrntTekin:Ölümler ve sessizlik -12.9.2012

Ülke büyük bir kaosa ve ölüm mekânına dönüşüyor. Başbakan ölümleri ve olanları halktan gizlemeye çalışıyor. Medya talimatla çalışıyor. Ülkede 10 değil 1000 asker de ölse talimat almadıkça haber yap(ıl)mayacak.

Başbakan ve medya için bunlar bugün yapılabilir olabilir ama “kara madde”nin peşinde düşmüş bir dünya çağında bu öyle sonsuza kadar devam edemeyecektir. Artık teknolojinin bugünkü düzeyinde olanları saklamak, örtmek, örtbas etmek, yok saymak olanaklı değildir. Bunu ergeç Başbakan ve medya anlayacaktır.

AKP iktidarı ve “sansür” artık birlikte anılmaya başlandı. 90’lı yıllarda Ergenekon üzerinden yapılırdı. Ana akım (merkez) medya bunu çok yaptı. JİTEM katliamları görülmedi, cinayetler başkaları üzerine (en kolayı PKK olmalıydı) atıldı. Faili meçhul cinayetlerden ancak birkaçının yargılanmasının yapılabildiği davalardan gerçek failler ortaya çıkmaktadır. Merkez medya o dönemler iktidar sahiplerinin ihalelerinden, gelirlerinden (akçeli işlerinden) ve korkularından etkilendi. İşine baktı, zenginleşmenin tavanını yakaladı. 28 Şubat’ta da gerekeni yaptılar. Gerçekleri vermediler, yazmadılar. Ergenekon ne dediyse onu yaptılar. O zamanlarda da iktidar sahiplerinin şarabından (nimetlerinden) kadeh kadeh içtiler.

Oysa doğruyu söylemek ve özgürlük ruhu her şeyden daha değerlidir. Böylesi bir vicdandan bir bardak su içenler insanlığa yaptıkları hizmetten dolayı zevk duyarlar. O bir bardak temiz suyu içmek kadeh kadeh içilecek kandan daha lezzetlidir. İnsan olan zaten böylesi bir tercihe ve dürüstlüğe sarılır.

Bir gece PKK Beytüşşebap’ı basacak, 10 asker ve 20 PKK gerillası ölecek ama sabah uyandığımızda biz hiçbir şey duymayacağız. Gazeteler ve televizyonlar başka haberler söyleyecek. Diziler anlatılacak, yemek tarifleri yapılacak. Çünkü Başbakan medya patronlarına “Terör propagandası yapmayın!” talimatı vermiş. Yabancı basına göre 30 insan ölüyor (Hükümet ve PKK ayrı rakamlar veriyor) ve biz bu baskını “terör” diye geçeceğiz. Oysa yaşanan askeri bir savaştır, bu savaş duyulmasın, bilinmesin, görülmesin isteniyor. Bu mümkün müdür?

Tepelerde bayrak dikme yarışı var. Bir benden bir senden! Kolalı beyaz gömleklerle beyaz masalarda keyif kahvesi içen gazeteciler o dağların ne kadar güvenli ve askerin elinde olduğunu kanıtlamaya çalışırken bu işlerde kendine de rol biçiyor. Oysa o dağların öyle emniyetli, güvenli olmadığını herkes biliyor, o gazeteciler bile. Ülke bir kan gölüne her geçen an dönüşüyor, insanlar ölüyor.

AKP hükümeti demokratik çözüm yerine, şiddet ve operasyon dilini kullanıyor. Zaten PKK’nin kullandığı dil de böyle. Bu daha fazla ölüm ve kan demektir. Ölen ölsün, nasıl olsa ölen benim çocuğum değil! Hiçbir milletvekilin, bakanın, başbakanın çocuğu ölmüyor, askerlik yapmıyor! Nasıl olsa general çocukları da ölmüyor! O halde basın olanları saklasın, yazmasın. En iyisi sansür! PKK saldırıları yazılmasın, ekranlara verilmesin. Bu konuda sessizlik hâkim olsun! Bu sessizlik çocukların, gençlerin ölümlerini engelleyecek mi? Bu sansürde insanlar ölmeyecek mi? Basın ve hükümet daha kaç ölümü halktan saklayabilecek, bunu ne zamana kadar devam ettirebilecek? Daha kaç genç insan bu gizlilik içinde ölecek?

http://www.ozgurhabergazetesi.com

Ek.Tarihi Wed Sep 12, 2012 10:00 am Gön: Oezer

Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu değiliz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Sağlık
· Haber gönderen Oezer


En çok okunan haber: Sağlık:


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 0
Toplam Oy: 0

Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

 Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder





Bu Site Ali Usta tarafından yapılmıştır.


>Powered by Nuke-Evolution